Satılık Domainler Sitesi
Satılık Domainler Sitesi
Satılık Domainler Sitesi



Son Gizemli Dosyalar Yepyeni dosyalar için GizliDosyalar.com'u takip edin
Gizli Dosyalar Sitesi

Açıklanamayan Olaylar/Ekin Çemberlerinin tarihi

Ekin Çemberlerinin tarihi

Ekin çemberlerinin geçmişi 1670’lere kadar uzanmaktadır, fakat bunların varlığına ilişkin kanıtlar ancak yakın zamanlarda elde edilmeye başlamıştır. Kayıtlara geçen ilk ekin çemberi 1966 yılında, İngiltere’nin Hertfordshire kasabası sakinleri tarafından bulunmuştur. Bu esrarengiz şekiller 1972 yılına kadar bir daha görülmemişlerdir. Ağustos 1972’de, Güney İngiltere’nin Warminister bölgesinde önce bir UFO gözlemlenmiş, ardından da bir buğday tarlasında esrarengiz şekiller belirmiştir. 1972 yılından beri her yıl daha çok sayıda ekin çemberi ortaya çıkmaktadır. 1976 yılında, Langenburg’lü bir çiftçi olan Edwin Fuhr, tarlası üzerinde uçan kubbe şeklinde araçlar görmüştür. O gece tarlayı araştıran Fuhr, burada dört ekin çemberinin oluştuğunu farketmiştir. Bu olayı takip eden üç gün boyunca UFO’lar gözlemlenmeye devam etmiş ve çemberlerin sayısı yediye ulaşmıştır.

Ağustos 1981’de araştırmacı Pat Delgado, basın organlarına, Winchester yakınlarındaki Cheesefoot Head’de bir mısır tarlasında birtakım esrarengiz çemberlerin ortaya çıktığını bildirmiş, olay önce İngiltere’de ardından da tüm dünyada büyük yankı uyandırmış ve dikkatler ekin çemberleri bilmecesine çevrilmiştir.

1983 yılında şu anda dünyanın en önde gelen ekin çemberleri araştırmacılarından biri olan İngiliz mühendis Colin Andrews, Ekin Çemberleri Araştırma (CPR)’yi kurmuştur. Andrews ve Delgado, bu oluşumlarla ilgili detaylı araştırmalar yapmaya başlamışlar, çiftçiler ve diğer tanıklarla görüşmüşler, şekillerin çeşitli açılardan fotoğraflarını çekmişler ve elde ettikleri bulguları değerlendirmişlerdir. 1973 yılından 1997 yılına kadar ortaya çıkan ekin çemberlerinin hepsi CPR arşivlerinde kayıtlıdır.

Delgado ve Andrews, 1987 yılında Wiltshire ve Hampshire kentleri yakınlarında 40’a yakın ekin çemberi bulmuşlardır. Bunlar daire, yüzük, eşmerkezli daire biçiminde üçlü ve beşli oluşumlardı. 1987 yılında, ekin çemberleri oluşumları hem sayı bakımından hem de modellerdeki çeşitlilik ve karmaşıklık açısından yeni bir ivme kazanmıştır. Aynı zamanda bu şekillerin esrarengizliği de artmıştır. Çemberlerin içine giren köpekler hastalanmış, turuncu ışıklar yayan cisimler görülmüş, esrarengiz sesler duyulmuştur. Colin Andrews bu çemberlerin birinin içindeyken “statik elektriğin hışırtılı sesini” duyduğunu söylemiştir.


1000 yıllık heykelin içindeki mumya

Hollanda'daki bir Buda heykelinin içinde, binlerce yıldır aynı pozisyonda bekleyen bir mumya bulundu. Mumyanın iç organlarının bulunduğu yerden ise, içinde çizimler bulunan kağıtlar çıktı.

Bilim insanları bin yıl öncesinden kalma bir Buda heykelini bilgisayarlı tomografi (CT) taramasından geçirince heykelin içinde mumya olduğunu ortaya çıkardı. Mumyanın iç organlarının yerinde kağıtlar bulundu.

El Cezire Türkiye’nin haberine göre Hollanda'daki Drents Müzesi'nde bulunan, M.S. 1100 yılına ait Buda heykelinin içinde bir mumya olduğu ortaya çıktı. Heykeli incelemeye karar veren bilim insanları, Amersfoort kentindeki Meander Medikal Merkezi'ne CT taraması gerçekleştirdi. Tarama, heykelin içinde bir Buda rahibi olduğunu ortaya çıkardı.

Buda sanatı uzmanı Erik Brujin'in kontrolünde yapılan analizlerde, ibadet halindeki pozisyonda bulunan mumyadan endoskopi ile numune alındı. Araştırmacılar, içinde Buda ustası bulunan ilk heykeli keşfettiklerini belirtirken, mumyanın Çin Meditasyon Okulu ustalarından Liuquan'a ait olduğu tahmin ediliyor.

ORGANLARIN YERİNDE ÇİZİMLER BULUNAN KAĞITLAR VAR

Araştırmacılar yapılan analizlerde mumyanın üzerinde şaşırtıcı keşifler yaptı. Liuquan'ın göğüs ve karnınndan alınan numunelerde halen ne olduğu bilinmeyen bir materyale rastlanırken, organların bulunması gereken boşluklarda çizimler içeren kağıtlar bulundu.

Sci-Tech sitesinde yer alan bilgiye göre, kağıtlar antik Çin karakterlerine ait çizimler içeriyor. Bilim insanları bulunan heykelin 'yaşayan Buda' inanışını temsil ettiğine inanıyor. Eski zamanlarda bazı Çinliler mumyalanmanın ölüm değil ancak ileri bir ruhsal seviyeye erişmek olduğuna inanırken, bazıları da daha fazla aydınlanmanın yolu olarak kabul ediyordu.

MUMYALAR SAYGI SEMBOLÜ

Mumyalanma sadece Çinli rahiplerde değil, Japonya'da da yapılan bir uygulama olarak biliniyor. Mumyalanacak olan Japon rahipler, kurt ve bakterilerden arınmak için her biri bin gün süren iki ayrı diyet uyguluyorlardı. Diyetin ardından taş bir mezara yerleştirilen rahipler burada ölümü bekliyordu. Gömülmelerinden bin gün sonra mezarları açılan mumyalar, tapınaklarda saygı sembolü olarak yer alıyordu.

Brujin ve ekibi, mumyanın neden organlarının çıkarılarak kağıt yerleştirildiğini henüz bilmiyor. Mumya heykel, Mayıs 2015'e kadar Macar Doğal Tarih Müzesi'nde sergilenecek.


200 yıllık meditasyonun sırrı

200 yıllık meditasyonun sırrı Bir Budist rahibe ait olan, ancak kimliği henüz kesinleşmeyen bu vücut, yaklaşık 200 yıldır meditasyona devam ediyor. Uzmanlar bu vücudun ardındaki gizemi çözmek için araştırmalarına devam ediyor.

Fotoğrafta gördüğünüz vücut, 200 sene önce meditasyon yaparken ölen bir keşişe ait. Yüzlerce yıl sonra bile bağdaş kurmuş şekilde bulunan rahibin kimlik belirleme çalışmaları devam ediyor. Ancak uzmanların gerçeğe çok yakın bir tahmini de var.

Discovery News sitesinin haberine göre bir keşişe ait olan ve artık mumyalaşmış haldeki ceset, Moğolistan’ın Songinokhairkhan şehrinde bulundu. Hayvan derisiyle kaplı ve mumyalanmış haldeki bedenin, yaklaşık 200 yıldır bağdaş kurmuş bir şekilde durduğu tahmin ediliyor. Haberde Budist rahibin vücudunun tam olarak nerede ortaya çıkartıldığının ise belli olmadığı söyleniyor. Budist rahiple ilgili bilinen tek detay, vücudunun sığır derisiyle kaplı olduğu ve üzerinde turuncu renkte bir keşiş kıyafetinin bulunduğu.

Ulan Batur Ulusal Merkezi Adli Tıp Kurumu ’ndaki araştırmacılar kalıntılar üzerinde hala çalışıyorlar ama, cesedin kime ait olduğuna dair bir tahminleri de var. Uzmanlar, mumyalanmış vücudun 1852 yılında doğan Tibetli Budist bir rahip olan ünlü hoca Lama Dashi-Dorzho Itigilov olduğunu düşünüyor.

Itigilov’un 1927 yılında bağdaş kurmuş halde meditasyon yaparken öldüğü ve çam ağacından yapılmış bir tabuta konarak toprağa verildiği biliniyor. Itigilov’un mezarı 1955 ve 1973 yıllarında açılmış, vücudun sağlam olduğu ve hala meditasyon pozunda durduğu görülmüştü.

MEDİTASYONU BİTMEMİŞ OLABİLİR !
Moğolistan’ın Songinokhairkhan eyaletinde 200 yıl önce meditasyona geçen Lama’nın (Tibetli Rahip ) çürümeyen bedeni ortaya çıkarılmıştı. Bedeni inceleyen Budist akademisyenler, 200 yıl önce meditasyona geçtiği düşünülen mumyalaşmış rahibin hala ölmediğini, rahibin “derin meditasyonda" olduğunu iddia etti.

Bedeni gün ışığına çıkan Budist’in "Lotus duruşu" adı verilen pozisyonda olduğu tespit edildi. İngiliz Independent Gazetesi'nin haberine göre rahibin açık olan sol eli ve Sutra öğütlerini sembolize eden sağ eli, eski geleneklere göre 'tukdam' (Budalık mertebesinden bir önceki aşama) meditasyonunda olduğuna dair bir işaret.

Mükemmel şekilde korunmuş kalıntıların adli tıp uzmanları tarafından hâlâ araştırıldığının ifade edildiği haberde, mumyanın aslında hala derin meditasyonda olduğu ve “tukdam” denilen çok özel bir ruhsal evrede olduğunun tahmin edildiği ifade edildi.

“Tukdam” denilen ruhsal evre mumyanın ölmediği ve gerçek bir Buda olmaktan bir adım uzakta olduğu anlamına geliyor.

Bedeni inceleyen adli tıp uzmanları, mumyalaşmış bedenin Tibetli bir Budist öğretmene ait olduğunu düşünüyor.


Açıklanamayan Olaylar/Ekin Çemberleri nedir?

Ekin Çemberleri nedir?Ekin Çemberleri nedir? Günümüzün en büyük gizemlernden bir tanesi de Ekin Çemberleridir. Ekin Çemberleri, Ekin tarlaları üzerindeki geniş alanların gece esrarengiz bir biçimde düzleştirilmesiyle oluşan büyük geometrik modellerdir. “Hasat Çemberleri” ya da “Ekin Motifleri” olarak da bilinen bu şekiller bir gecede birdenbire belirmektedirler; kimler ya da hangi güçler tarafından oluşturuldukları görülememiş olsalarda, araştırmalar ve bulgular çok enterasan sonuçlar doğurmaktadır.

Bu gizemli şekiller ilk kez 1980’de, yerel İngiliz gazetesi Wiltshire Times tarafından “Ekin Çemberleri” olarak adlandırılmışlardır. Ekin çemberleri buğday, arpa, çavdar, yulaf, pirinç gibi farklı ürünlerin yetiştiği tarlalarda ortaya çıkabildikleri gibi, nadirende olsa sebze ekili alanlarda, ağaçlık bölgelerde, hatta kar üstünde bile görülebilmektedir. Tahıl tarlalarında, genellikle ekinlerin belirli bir boy ve olgunluğa eriştikleri dönem olan Nisan-Eylül ayları arasında ortaya çıkmaktadırlar. Büyüklükleri şekilden şekile farklılık göstermekle beraber, çapları genelde 5 metre ile 220 metre arasında değişmektedir. Büyük oluşumların uzunluğu 280 metreye kadar varmakta, yaklaşık 10.000 metrekarelik bir alanı kaplayabilmektedirler.

Ekin çemberlerinin hemen hepsinde, alt kısımdaki ekinler, merkezden dışa doğru uzanan bir spirale sahiptirler. Çemberlerin kenarları oldukça düzgündür; pergelle çizilmiş izlenimi vermektedirler. Gerçek ekin çemberlerinde ekinler yere yatıktır ve yerden yaklaşık 1 inç yüksekliktedirler. Ekinler kırılmamışlardır ve genelde büyümeye devam ederler. Bu, ekin çemberlerinin insanlar tarafından yapılmamış olduğunun bir başka kanıtıdır, çünkü normalde ekinlerin bu şekilde düzleştirilmesi kopmalarına, kırılmalarına ve hasar görmelerine neden olmaktadır. Çemberlerden bazıları bir sepet gibi örülmüştür, buna rağmen bitkilerin her biri şaşırtıcı bir biçimde doğru yerdedir. Bu şekillerden bazılarında ise ekinler belli bir yüksekliğe ulaştıktan sonra spiral biçimini almaktadırlar. Bu özellikleri ekin çemberlerini benzersiz kılmaktadır.

İngiltere, özellikle Stonehenge bölgesi ekin çemberlerinin ana vatanı olarak bilinmekteyse de bu gizemli şekillere hemen hemen her ülkede rastlanmaktadır. En çok İngiltere, Almanya, Rusya, Kanada’da görülmektedirler. Bu şekiller ilk ortaya çıkmaya başladıklarında yalnızca basit, simetrik çemberlerden oluşmaktaydılar. Günümüzde ise, matematiksel anlamda kusursuz grafikler olan spiraller gibi pek çok değişik formda ekin çemberleri ortaya çıkmaktadır. Şekiller zamanla geometrik açıdan hem karmaşıklaşmış hem de mükemmelleşmiştir; Ekin çemberleri genelde yay, üçgen ya da daire biçimindedirler, fakat dikdörtgen ve poligon gibi başka biçimlerde oluşumlara da rastlanmaktadır.


Açıklanamayan Olaylar/Sibirya'daki dev çukur

Sibirya'daki dev çukurSibirya’da keşfedilen “kara delik” bilim adamlarının da kafasını karıştırdı!

Sibirya’da yaklaşık 2 yıl önce açıldığı iddia edilen ve geçtiğimiz hafta fark edilen, genişliği yaklaşık 80 metre fakat derinliği henüz hesaplanamayan dev çukura Çarşamba günü giden bilim adamları henüz net bir sonuca ulaşamadılar ama teoriler bunun küresel ısınmadan kaynaklandığı üzerinde yoğunlaşıyor.

Kimi bölgeye bir meteor düştüğünü kimi de dünyanın sonunun geldiğini iddia etmişti. “Dünyanın Sonu” anlamına gelen Yamal yarımadasında açılan delik bu iddiaları körüklemişti. Uçuk iddialar arasında bir UFO’nun dünyaya geldiği bile vardı.

Sibirya’daki dev çukur nasıl açıldı?
Pek çok bilim adamına göre Sibirya’nın kuzeyinde meydana gelen olayın arkasında küresel ısınma var. Arktik Araştırma Merkezi’nden Anna Kurchatova da soru işaretlerinin odağındaki çukurun küresel ısınma nedeniyle ortaya çıktığı kanaatinde. Kurchatova, su, tuz ve gaz karışımı sonucunda yer altında patlama meydana geldiğini düşünüyor.  Küresel ısınma nedeniyle gaz salındığına dikkat çeken araştırmacılar, bunun daha sonra ise patladığını tahmin ediyor. Onlara göre bu iddialarını doğrulayan en büyük etken ise deliğin iç kısmının kararmış olması. Deliği incelemek için bölgede seferber olan bilim adamları, toprak hava ve su numunesi toplayarak bu sonuca ulaştı.

Diğer bilim adamları da bu teoriyi destekler görüşler sundular. Yeni Güney Galler Üniversitesi Kutup Bilim adamı Dr. Chris Fogwill kendisinin “Pingo” adını verdiği, Sibirya bölgesinde küresel ısınma etkisiyle birlikte yer altında sıkışmış buzun erimesiyle oluşan doğal bir fenomen olduğunu belirtti.


Piri Reis Haritası: Geleceği gösteren harita

Piri Reis Haritası: Geleceği gösteren haritaCoğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513¨te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu’nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818¨de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis’in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.

Piri Reis Haritası günümüze kalan, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biridir. Osmanlı Kaptan-ı Derya'sı (Amiral) Piri Reis tarafından 1513'te çizilmiş olup, Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarını ve Güney Amerika'nın doğu kıyılarını gösterir. Aralarında Kristof Kolomb'a ait bir haritanın da bulunduğu yirmi kaynağı bütünleştirerek hazırlanmış, 16. yüzyıl Avrupa ve Müslüman denizcilerinin coğrafya bilgilerini içeren değerli bir tarihi belgedir.

Bu madde Piri Reis'in birinci haritası hakkında bilgi vermektedir. Piri Reis 1528'de Amerika'yı gösteren ikinci bir harita yapmıştır.

Piri Reis’in Haritasının Tesadüfen Bulunuşu

Harita, 9 Kasım 1929'da Topkapı Sarayı'nda sarayı müzeye dönüştürme sırasındaki envanter tespit çalışmaları sürerken tesadüfen bulundu. Alman bilim adamı Adolf Deismann (1866-1937), dönemin Milli Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem'in kendisine verdiği parçaları inceleyip düzenlerken eline geçen harita takımının içindeki folyoyu o sırada İstanbul'da bulunan ve Türk denizciliği hakkında uzman olan Alman bilim adamı Paul Kahle'ye göstermişti. Eserin Piri Reis'in ilk dünya haritası olduğunu teşhis eden Paul Kahle oldu.

Prof. Kahle, harita ile ilgili inceleme sonuçlarını 1931 yılında 18. Doğubilimleri Kongresi'nde sundu. Haritanın üzerindeki notları Hasan Fehmi Bey latin harflerine aktardı. Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura'nın 1937 tarihli 'Piri Reis Haritası' adlı kitabında haritayı yayımladı. Cumhurbaşkanı Atatürk, haritayı Ankara'ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında çoğaltılmasını sağladı.

Haritanın kayıp parçalarını arama çabası sırasında Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz tarafından dünya haritası olduğu sanılan bir başka Piri Reis haritası bulunmuştur.

Piri Reis Haritasının Coğrafi Ayrıntıları

Çizimde Batı Avrupa, Batı Afrika ve Güney Amerika'nın doğusu kolayca tanınabilir.

Atlas Okyanusunda Kanarya Adaları, Kap Verde Adaları ve Azor Adaları'nın konumları doğrudur ama biraz orantısızdırlar.

Avrupada Fransa ve İber Yarımadası iyi çizilmiştir. İber Yarımadası'nda gösterilen dört nehirden üçü Tagus, Guadalkivir ve Ebro olarak tanınabilir, ancak bu nehirlerin yukarı kısımlarında hatalar vardır.

Afrika kıtasında Senegal, Gambia ve Guinea, ve Fildişi Sahili'ndeki Sassandra nehirlerini tanımak mümkündür. Nijer Nehri'nin kaynağı olarak, Sahra Çölü'nde görünen göller vardır.

Kuzey Amerikanın ayrıntıları, gerçek ayrıntılarına hiç uymamaktadır. Hispanyola olarak adlandırılan ada, kuzey-güney dogrultusunda çizilip, görünüm olarak Japonya'nın 15. yy'da bilinen şekline benzer.

Güney Amerikada Brezilya'nın kuzey kıyıları gerçekle oldukça uyumludurlar. Orinoko ve Amazon nehirleri, Trinidad adası kolaylıkla tanınabilir. Amazon'un denize döküldüğü noktanın açıklarında çizilmiş olan büyük ada ise gerçekte yoktur. Güney Amerika'nın iç bölgelerinde dağlar görünür. Rio de la Plata nehri olması muhtemel bir nehrin güneyindeki kıyı ayrıntıları Brezilya kıyılarıyla çeşitli noktalarda uymaktadır ama kıyı çizgisinin doğrultusu güney yerine doğuya doğru uzanır.


Açıklanamayan olaylar/Peru'da harçsız yapılan taş setler

Açıklanamayan olaylar Harçsız yapılan taş setlerPeru’nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına kağıt bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş. Günümüzde hala gizemini koruyan bu taşların harç olmadan nasıl yapıldığı ve o dönemde demir olmadan taşları bu şekilde nasıl işledikleri tam olarak bilinmemekle birlikte, taşların yine taş aletler kullanılarak kesilip şekillendirildiği tahmin edilmektedir.


UFO Kazaları - Aztek Olayı

UFO Kazaları“Uçan dairelerden fırlatılan gözlem disklerinden biri hava kuvvetlerimizce düşürülmüştür. Özellikle belirtmek isteriz ki bu araç yeryüzünde imal edilmemiştir. Yapısında kullanılan maddeler , analizine katılan uzmanlar için tamamen meçhul kalmış ve anlaşılamamıştır.” Dr. Antony Hewish / Cambridge Üniversitesi

13 Şubat 1948 günü ABD, New Mexico’daki Aztek kasabası yakınlarında bir uzay aracı ele geçirildi. UFO’nun düşüşü 3 radar birimi tarafından da tespit edilmişti. Hükümet Sekreteri George C. Marshall, Colorado’daki Camp Hale Üssü’nden bir araştırma ekibi gönderilmesini istedi. Bölge üzerinde araştırmalar yapan bir helikopter ekibi, Aztek’in 12 mil kuzeydoğusuna bir diskin düştüğünü belirledi ve kaza yerinde çok kötü bir biçimde yanmış olan 12 insanımsı varlık buldu. Disk, Dayton, Ohio’daki Wright-Patterson Hava Üssü’ndeki 18 numaralı hangara götürülerek burada analizlere tabi tutuldu ve olay kamuoyundan saklandı.

Araştırmacı ve yazar Frank Scully, 1950’de yayımladığı “Uçan Dairelerin Ardında” adlı kitabında, 4 UFO kazası ve enkaz kaldırma olayından bahsetmektedir. Scully, Aztec yakınlarında düşen diskin yaklaşık 30 m. çapında olduğunu ve dışının alüminyum benzeri hafif bir metalle kaplı olduğunu belirtmiştir. Bu metal o kadar dayanıklıydı ki, oldukça yüksek sıcaklıklardan bile etkilenmiyor ve üzerinde matkapla delik açma çabaları sonuçsuz kalıyordu.

Görünüşe göre disk, merkeze sabitlenmiş bir kabin ve etrafında dönen geniş halkalardan oluşmaktaydı. Ortada hiçbir çivi, cıvata, vida ya da kaynak yapıldığına dair hiçbir iz yoktu. Araştırmacılar sonunda, aracın pencere deliğinden içeri uzun bir sopa sokarak daha önce farketmedikleri gizli bir kapıyı açmayı ve araca girmeyi başardılar. Scully’nin İstihbaratta görevli kaynağı, ayrıca, yaklaşık 1 m. boylarındaki 16 küçük insan benzeri varlığın kabin içinde ölü olarak bulunduğunu söylemekteydi. Vücutları yanarak koyu kahve bir renk almıştı. Scully’e gelişmiş yiv ve iğne sistemleriyle bir araya getirilmiş olan aracın hasar görmediği bildirilmişti. Araç ve içinde bulunan varlıkların bedenleri hemen Wright Patterson Üssü’ne gönderilmişti.

1987 yılında, araştırmacı William Steinman, Scully’i destekler nitelikte bazı belgeler edindiğini bildirdi. Steinman, kazanın 25 Mart’ta gerçekleştiğini ve bu tanımlanamayan aracın 3 ayrı radar merkezi tarafından tespit edildiğini söylemekteydi. California Muroc Hava Kuvvetleri Üssü radarı ve Colorado’da ki iki radar New Mexico üzerinde hızla alçalan ve görünüşe göre yere çarpan bir obje tespit ettiler.

Ordu üçgenleme metodu kullanarak kazanın olduğu bölgenin , New Mexico’da Aztek in 12 mil doğusu olduğunu buldu. Bölge yetkililerine haber veren ordu bölgenin emniyete alınmasını sağladı. Eyalet Sekreteri General George C. Marshall Colorado Camp Halede bir arama ekibinin gönderilmesini emretti. Helikopter ekibi taşlık arazide kazanın olduğu yeri tespit etti. Obje disk şeklinde, 30 feet çapındaydı ve pencerelerinden birindeki küçük bir delik dışında hasar görmemişti.

Aralarında Colorado Maden Araştırma Enstitüsünden Dr. Carl Heiland , Colorado Üniversitesinden Dr. Horace Van Valkenberg , Dr. Detley Bronk’un da bulunduğu bilim adamları Colorado, Durango da buluşup bir uçakla kazanın olduğu bölgeye ulaştılar. Dr. Gee liderliğinde toplanan ekip , araçtaki delikten baktıklarında içerde 16 tane küçük, yanmış fakat iyi durumda insansı yaratık gördüler. Hepsi ölmüş , derileri yanmış gibi kahverengi bir renk almıştı. Araçtaki tek hasar penceredeki delik olduğundan , bir göktaşının araca çarpıp bir delik açarak içeri girdiği ve ani basın değişiminin de etkisiyle içerdekileri “ yaktığı “ teorisi ortaya atılmıştı.

Geminin gövdesini kesmeyi ve matkapla yada kaynakla delmeyi başaramayan askerler penceredeki küçük delikten uzunca bir çubuk uzatarak içeriyi kurcaladılar ve şans eseri geminin kapısını açan bir mekanizmaya dokundular. Gemiye giren bilim adamları içerdeki 16 cesedi dışarı çıkarıp geminin yanına dizdiler. Cesetleri inceleyen Dr. Gee hepsinin 35-40 arasında ve çok iyi durumda dişleri olduğunu gördü. Boyları 36 inç’le 42 inç arasındaydı. Küçük , bisküvi benzeri ekmekler yiyorlardı ve içtikleri su Dünya suyundan iki kat daha ağırdı. Giydikleri giysilere zarar vermek neredeyse imkansızdı. Araç , yapılan ölçümlere göre 99.99 feet çapında , 18 feet eninde ve 72 inç yüksekliğindeydi. Dr. Gee’nin tespitine göre araç, bir manyetik güç hattından diğerine atlayarak uçuyordu ve bu güç hatlarından santimetre karede 1.257 tane vardı.

Gemi ve mürettebatı Muroc Hava Üssüne götürüldü ve Başkan Eisenhower onları görmek üzere bir uçakla üsse geldi. Daha sonra buradan Dayton, Ohio’da ki Wright-Patterson Hava Kuvvetleri Üssüne nakledildiler.



Gizemli seslerin sırrı çözüldü

Gizemli seslerin sırrıKanada ile birlikte dünyanın bazı bölgelerinde de duyulan ve esrarı şimdiye kadar çözülemeyen gizemli seslerin sırrı Kanada hükümetinin yaptırdığı araştırma sonucu çözüldü. Tıpkı bir hayalet gibi ne olduğu bir türlü anlaşılamayan bu sesler insanlar üzerinde olumsuz etki yapıyor.

Kanada Federal Doğal Kaynaklar Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı tarafından, seslerin duyulduğu Windsor kentindeki Western Ontario Üniversitesinden Peter Brown ile Windsor Üniversitesi bilimadamlarından Colin Novak ve ekibine yaptırılan araştırmaya göre “Windsor Hum”un kaynağı, ABD-Kanada sınırındaki Zug Adası'nda bulunan çelik fabrikaları.

Novak, "Ne yazık ki uğultunun oluştuğu ana kaynağı bulabilmiş değiliz, bulmamız da imkansız. Çünkü ses bir hayalet gibi aralıklarla çıkıyor" dedi.

Novak, uğultunun Rouge nehrinin üzerinde olan Zug Adası'ndan geldiğine emin olduklarını fakat ada üzerindeki firmaları incelemenin Amerikan makamları tarafından yapılması gerektiğini kaydetti. Araştırma için Kanada hükümeti, 250 bin dolarlık laboratuvar kurup, 60 bin dolarlık bütçe ayırdı.

SIRA ABD’DE

Windsor Milletvekili Jeff Watson, Kanada devleti olarak bu problemin kendilerine düşen tarafını tamamladıklarını ve birçok insanın hayatını ve sağlını etkileyen bu uğultuyu bitirmenin artık Amerikan Devleti'nde olduğunu açıkladı. Jeff Watson, bilim heyetinin hazırladığı raporun bir kopyasını, Michigan Valisi ve Belediye Başkanına da verdiklerini ifade etti.

GİZEMLİ “HUM” SESİ NEDİR?

ABD'nin İndiana eyaletine bağlı Kokoma kasabası, New Mexico eyaletindeki Taos kasabası, İngiltere'nin Bristol kenti, Avustralya'nın Sidney ve Kanada'nın Windsor kentlerinde duyulan ve "hum" olarak adlandırılan sesler, duyuldukları bölgelerin sakinleri üzerinde olumsuz etki bırakıyor. Duyulduğu bölgeler başta olmak üzere dünya genelinde yüzlerce hikayeye de kaynak olan humların gerçek nedeni henüz öğrenilebilmiş değil.


Piramitlerin sırrı çözüldü!

Piramitlerin binlerce yıllık sırrıBinlerce yıl önce Mısır'da inşa edilen ve dünyanın en nadide ve gizemli yapıtları olarak bilinen Mısır Piramitleri nasıl yapıldı? Mısırlıların binlerce yıl önce inşa ettiği ve sırları halen çözülemeyen piramitlerinin yapımına ilişkin önemli bir bilgiye ulaşıldı.

Asırlardır merak edilen sırrın çözümü yolunda Avusturyalı bilim adamları önemli bir bulguya ulaştı. Amsterdam Üniversitesi araştırmacılarının gizemli Mısır Piramitleri'nde yaptıkları araştırmada ıslak kum bulunduğu ve bu bileşenin piramit yapımına karşı önemli bir ipucu olduğu belirtildi.

Araştırmacıların yaptıları açıklamalara göre gerekli kum ve su miktarının bileşenlerinde gerekli sertleşmeyi oluşturacağı iddia edildi.

Amsterdam Üniversitesi laboratuvarlarında yapılan deneyler ve gerekli kum su birleşenlerinin test  edildiği araştırmada çöl kumunun gerekli su miktarı katılarak yoğun baskı uygulanması sonucu bekletilmesi ile normal kuma göre 2 kat daha sert bir birleşene sahip olunduğu belirtildi.

Yapılan araştırmalara göre gizemli piramitlerin inşasında kum yığınlarının gerekli miktarda su  miktari ile birlikte kat kat yukarı doğru bekletilip gerekli sertliğe ulaşan kayaların kat kat yukarı doğru inşa edilerek piramitlerin yapıldığı hakkında  yeni bir teori ortaya atıldığı belirtildi.

Deneyler kumun rutubetinin doğru miktarda gerekli çekme kuvveti uygulanarak yapıldığı test etme üzerine olmuştur. Teorilerini test etmek için, fizikçiler kum bir tepsiye Mısır kızağın bir laboratuvar versiyonunu yerleştirdi.

Bu kum su miktarının bir fonksiyonu olarak, gerekli çekme kuvvetini ve kum sertliğini belirleyici bir kuvvete sahip olduğu belirtildi. Çok daha güçlü bir kum kayası elde etmek için belirli bir hacmi olan kum kayaların bir reometre ile ölçülerek uygulanan sertliğinin ölçüldüğünde istenilen sertliğe ulaştığı belirtildi.


Gizemli mumya ve mezarın sırrı

Tanımlanamayan mumya ve mezarın SırrıAmerikalı Theodore M. Davis'in Thebes'deki Krallar Vadisi'nde yaptığı kazılarda 1907 Ocak ayında bir mezar bulundu. Burası Mısır'daki mezarların çoğu gibi karışık ve hasarlıydı ama bu kere bunun nedeni mezar soyguncuları değil, anlaşıldığı kadarıyla eski çağlardaki resmi faaliyetlerin sonucuydu. Mezarı o hale neyin getirdiği sorusu Mısırbilimciler'i yaklaşık yüz yıldır meşgul etmiştir ve günümüzde bile en az araştırmacı sayısı kadar da "çözüm" vardır.

Resmi numarası KV55 (Krallar Vadisi 55) olan mezar bir merdiven, bir koridor ve bir tek odadan oluşmaktadır. Mezarın çevresinde dağınık duran pek çok eşya vardır. Bunlardan en büyüğü, aslında III. Amenophis'in karılarından biri olan Kraliçe Tiy'in lahdinin çevresi için oğlu Ahenaton (ÎÖ 1353-1335) tarafından yaptırılmış olan türbenin sökülmüş parçalarıdır.

SİHİRLİ TUĞLA ODASI
Ahenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "sapkın firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım ("sihirli tuğla") yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Ahenaton'un küçük eşi Kiya'nın iç organlarının saklanması için konulmuş ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Ahenaton'un halefi Tutankhamon'un (İÖ 1333-1323) adı yazılıdır.

(Solda) Yüz, Tutankhamon'un tabutlarından ikincisine çok benzemektedir. Kartuşların çıkartılıp yenilerinin takılmasından bunun Tutankhamon'dan başka bir kral için yapıldığı bilinmektedir. (Sağda) Tabut özellikle tanınmaz hale getirilmiş, yüzü ve üzerindeki bütün adlar silinmiş.

ESRARENGİZ MUMYA
Mezardaki en önemli şey Kiya için yapılmış ama bir kral için değiştirilmiş olan tabuttur. Ancak bu kralın adı, her geçtiği yerde silinmiş ve tabutun altın yüz maskesi çıkartılmıştır. Tapınak da benzer biçimde hasar görmüş, Ahenaton'un resimleri ve adları çıkarılmıştır. Tabutun içinde rutubet yüzünden çok kötü hasar görmüş bir mumya vardı.

Tabutu ilk inceleyen bilim adamları, çökmüş kasıkları nedeniyle bunun bir kadın cesedi olduğunu ilan ettiler, Davis de bunun üzerine mezarı "Kraliçe Tiy'in Mezarı" olarak adlandırdı. Ancak bu adı taşıyan kitabı çıktığında, daha ayrıntılı bir inceleme sonunda cesedin bir erkeğe ait olduğu anlaşılmıştı. Evrensel kanıya göre bu Ahenaton'un mumyasıydı. Ölümünden sonra anısı lanetlendiği için tabuttaki ve tapmaktaki adlan silinmiştir.

Ancak başka araştırmacılar ise, mumyanın Ahenaton'un son yıllarında kendisiyle birlikte hüküm süren ve ölümünden sonra "sapkın firavun" gibi hakarete uğrayan Smenhkare olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kişi ile, aynı dönemde ortaya çıkmış Neferneferuaten adlı bir diğerinin kimlikleri konusunda büyük tartışmalar olmuştur. Kanıtlara getirilecek en iyi yorum, ikisinin de aynı kişi olduğu ve üç yıllık ortak hükümdarlığı sırasında adını değiştirdiği olacaktır.

1922'de Tutankhamon'un mezarının bulunmasıyla çok önemli ek kanıtlar elde edilmiştir. Tutankhamon'un mumyası, onunla KV55'in yakın akraba olduklarını -ya kardeş ya baba oğul- ortaya çıkarmıştır, ikincisi, mezarda özgün olarak Smenhkare için yapılan ama hiç kullanılmamış çok sayıda nesne vardı: Özellikle Smenhkare'nin iç organları için dört minyatür tabut ve tam boy tabutlarından biri.

Hepsinin üzeri Tutankhamon için kullanılmak üzere yeniden yazılmışsa da, hem kral adlarının bulunduğu yerde özgün sahibinin izleri vardı hem de tabutların üstündeki yüzler Tutankhamon'un yüzü değildi. Bütün bu nesnelerin Krallar Vadisi'nin 55 numaralı mezarında, bir zamanlar Kiya'ya ait olan malzeme ile temsil ediliyor olması, o mezarın içindekinin Smenhkare olduğuna inanan bazı araştırmacılarca önemli bulunmuştur.

Diğer araştırmacılarsa, mumyanın Ahenaton'a ait olduğunu iddiaya devam etmişlerdir. Çeşitli anatomi uzmanları, 20'yle (Smenhkare'ye daha yakın) 30-40 (Ahenaton'a yakın) arası değişen rakamlar buldukları için mumyanın ölüm yaşına ilişkin tahminler de pek yararlı olmamıştır.

Mezarın tarihine ilişkin pek çok senaryo üretilmiştir. Ortak noktaları mumyanın, artık her kimse, Ahenaton'un inşa ettirdiği Thebes'in 300 kilometre kuzeyindeki yeni başkent Tel el-Amarna'da gömülmüş, sonra kentin terk edilmesinin ardından çıkartılıp KV55'e taşınmış olduğudur.

KV55'in bu krokisinde malzemelerin mezar içinde dağınık bir halde atıldığı ve çoğunun aşağı inen koridoru tıkayan molozların üzerinde yattığı görülüyor.

MEZARIN SIRRINA DAİR İKİ ÇÖZÜM
Tutankhamon'un hükümdarlığının yarısına doğru Amarna başkentlikten çıkarılmış ve onun ölümünden sonra da terk edilmişti. Böylece KV55'in kuruluşu Tutankhamon'un hükümdarlığının ortalarıyla mührünün geçerliğini kaybetmiş olacağı gömülmesine kadar geçen zaman içinde bir noktada gerçekleşmiş olmalıdır.

Bir görüşe göre Smenhkare ve/veya Ahenaton ve onunla birlikte Amarna'da gömülmüş annesi Tiy, hükümet kenti terk eder etmez KV55'e taşınmışlardır. Mezarın içindekileri böyle hasara uğratanların ya 19. Hanedan'ın anti-Atoncu kralları ya da IX. Ramses'in memurları olduğu sanılmaktadır. Belki de firavunun yandaki mezarının inşası sırasında KV55, bir kere daha keşfedilmiştir.

Bu senaryoya göre Tiy'in cesedi çıkartılıp başka bir yere gömülmüş ve türbesinin bir kısmı tek açık giriş koridoruna takılıp sıkışınca orada bırakılmıştır. Bir mumya daha çıkarılmış ve kalanının kimliğini gösteren işaretler de silinmiş olabilir. Mezar kapatılmadan önce türbedeki Ahenaton resimleri silinmiş ve mezarın son sakini orada ebedi bir karanlığa terk edilmiştir.

Bir başka seçenek de, bu taşıma işinin Tutankhamon'un ölümünden sonra ama gömülmesinden önce yapılmış olmasıdır. Ahenaton'un anıtlarının daha Tutankhamon'un yaşadığı sıralarda imhasına başlandığı artık açıkça anlaşılmaktadır. Tahtta Ahenaton'un oğlunun bulunması gerici güçleri frenlemiş olmalıdır. Ancak Tutankhamon'un ölümüyle bu baskı yok olmuş olacaktır.

Bu senaryoya göre KV55'teki ceset daha ilk baştan adsız olarak bu yeni mezarına yerleştirilmiştir. Sonra gerçekleşen dağınıklık da IX. Ramses'in ekonomik sıkıntılarla geçen iktidarında mezarın yeniden keşfedilmiş olmasının sonucudur. Altın peşinde olan memurlar altın eşyayı oradan çıkarmak istemişler, sonra türbenin bir kısmının giriş geçidini tıkamasıyla girişimleri yarıda kalmıştır.

GİZEMLİ MUMYA KİME AİT
Mumyanın Ahenaton'a ya da Smenhkare'ye ait olması durumunda her iki temel senaryo da uygulanabilir ama geriye iki temel soru kalmaktadır: Bir kral neden bir kadının gayet süslü bir biçimde değiştirilmiş tabutuna konulmuştur ve kendi tabutu ne olmuştur?

Yapılan değişiklikler tabutun yazılarının Atoncu metinlerini değiştirmemiştir, bu da tabutun bir firavunun gömülmesi için Ahenaton'un iktidarında hazırlandığını göstermektedir. Ahenaton ölümünden çok önce tamamlanmış bir dizi tabuta sahip olmalıydı ve tunlar da mutlaka kendisi için kullanılmıştır. Ancak daha önce de gördüğümüz gibi, Smenhkare kendisi için en azından bir tabut ha-zırlatmışsa da bunun içinde gömülmemiş, onun tabutu genç kral Tutankhamon için kullanılmıştır.

Smenhkare daha sonra Neferneferuaten adını almışsa da, koyu bir Atoncu değildi. Cenaze levazımatı tümüyle gelenekseldi ve tapınağında geleneksel tanrıların başı olan Amon'a tapılırdı. Ancak onun, Atoncu devrimin başı olan babası Ahenaton daha yaşarken öldüğü anlaşılmaktadır.

Ahenaton'un Aton dışında tanrılara karşı hoşgörüsüzlüğü -ki, çoktanrılı anıtları imha etmesinde görülmektedir- gözönüne alındığında Smenhkare'nin kendisi için hazırladığı geleneksel malzemeyle gömülmesine izin vermemiş olması mümkündür.

Eğer bu böyle olmuşsa, o zaman mumya ve iç organları için farklı kaplar gerekecekti. O zaman da bir zamanlar Kiya'ya ait olan "dini açıdan doğru" malzeme genç kral için değiştirilmiş ve cenazesinde kullanılmıştır. Cesedi Amarna'da Kraliçe Tiy'in türbesine yakın bir mezara konulmuştur. Mumya son olarak da buradan Krallar Vadisi'ne taşınmıştır.

Şu anda Kahire Müzesi'nde yalnızca KV55 tabutunun kapağı bulunmaktadır. Alt kısmının çürümüş kalıntılarında olması gereken altınlarının, Birinci Dünya Savaşı sırasında müzeden çalındığı anlaşılmaktadır. Bu altınlar, daha sonra Almanya'da ortaya çıkmıştır. Doğrulanmamış haberlere göre burada Smenhkare'nin sağlam bir kartuşu da bulunmaktadır. Sorunun bu yanının, tabutun altı sonunda gerçek sahibi olan Kahire Müzesi'ne iade edildiğinde çözümlenmiş olacağı umulmaktadır.

Mısır deyince ilk akla gelen kadın adlarından olan Nefertiti de Ahenaton'un karısıydı. Ahenaton başşehri Tel el-Amarna'ya taşıdığında, Nefertiti de altı kızıyla birlikte oraya taşınmış ve kocası gibi yalnızca yeni tanrı Aton'a tapınmaya başlamıştı.


Efsanevi Punt Ülkesi neredeydi?

Efsanevi Punt Ülkesi Neredeydi?Yüzümü tanyerine çevirerek sana bir harika yarattım. Bütün kokulu çiçekleriyle Punt topraklarını senden huzur istemek ve senin verdiğin havayı solumaları için sana getirdim. III. AMENHOTEP'IN MEZAR TAPINAĞINDAKİ KİTABEDEN.

Kral Sahure'nin hükümdarlığından (İÖ yaklaşık 2450) III. Ramses zamanına kadar (İÖ yaklaşık 1170), en az bin üç yüz yıl eski Mısırlılar düzenli olarak Punt diye bildikleri bir bölgeye ticari seferler yapmışlardır. Punt'un Mısır'ın güneyinde bir yerde olduğu bilinmekteyse de, çağdaş bilimadamları bunun tam yerini ve Mısır ticari heyetlerinin hangi kara ve deniz yolundan gittikleri konusunu uzun zamandır tartışmaktadırlar.

Punt ülkesi ve halkı hakkındaki bilgimiz metinlerden ve resimlerden gelmektedir. Resimlerde çizilmiş sahneler ve kazınmış yazılar, tüccarların oraya altın, aromatik reçineler, ince tahtalar, fildişi ve vahşi hayvanlar (zürafa, maymun ve babunlar) gibi egzotik şeyler almak üzere gönderildiğini göstermektedir. Bazı Yeni Krallık tapınak ve mezarlarındaki resimlerde Puntlar, koyu kızıl tenli ve ince yüz hatlı insanlar olarak gösterilmiştir. Bunlar daha eski dönemlerden kalma resimlerde uzun saçlıyken, 18. Hanedan sonrasından başlayarak daha kısa saçlı olarak resmedilmişlerdir.

Punt, bir zamanlar günümüz Somali'si olarak düşünülmüşse de, artık Punt Ülkesi'nin, resimlerdeki ve röliyeflerdeki bitki ve hayvanların daha çok bulunduğu Güney Sudan'da ya da Etiyopya'nın Eritre bölgesinde olduğu iddia edilmektedir.

Deyr el-Bahri'de Hatşepsut Tapmağı'ndaki röliyeflerde Punt hükümdarı Parahu ile karısı Ati (solda) ve kadını taşıyan semerli eşek (sağda) görülüyor. Bu dönemde Mısırlılar ataya da eşeğe fazla binmiyorlardı.

KRALİÇE HATŞEPSUT'UN PUNT RESİMLERİ

Kraliçe Hatşepsut'un Deyr el-Bahri'deki tapmağındaki çok iyi işlenmiş bir dizi sahne, belki de uzun bir hareketsizlik döneminden sonra Puntlar'la ticaret anlaşmasının yeniden başlamasını kutlamak için yapılmıştır. Resimlerde gayet belirgin olarak, Puntlar'ın direkler üzerinde duran konik biçimli ve merdivenle girilen saz kulübeleri görülmektedir. Deyr el-Bahri'de tasvir edilen bitkiler arasında palmiyeler ve mür ağaçları da vardır ve bu sonuncular mürrüsafi çıkarılması için parçalanmaya başlamışlardır.

Punt hükümdarı (Mısırlılar'dan uzun sakalı ve garip giysileriyle ayrılmaktadır) Mısırlı ticaret heyetini karşılamaya çıkmıştır. Hükümdarın adı Parahu olarak verilmekte ve Puntlular'ın tek lideri olduğu ima edilmektedir. Ancak pek çok başka yazıtta da, Mısırlıların Punt'ta her biri kendi liderlerine sahip farklı gruplarla karşılaştıkları belirtilmektedir.

Aşağı ve yukarı Nübye halkları da aynı şekilde, farklı adlar taşıyan kabileler arasında bölünmüştür. Parahu'nun bir reislikler konfederasyonun başı ya da Mısırlılar ile Punt'un daha iç bölgeleri arasında aracılık yapan bir kıyı kabilesinin temsilcisi olması mümkündür.

Sudan'da günümüzde bir Dinka köyü. Direkler üstündeki evler Kraliçe Hatşepsut'un Deyr el-Bahri'deki tapınağındaki röliyeflerdeki Punt evlerinin tıpkısıdır.

PUNT ÜLKESİNE DENİZDEN Mİ GİDİLDİ, KARADAN MI?

Ticaret kafilelerinin Thebes'ten Punt'a iki aşamada gittikleri kabul edilmiştir: Önce Doğu Çölü'nden vay a geçilip sonra teknelerle Kızıldeniz kıyısından aşağı (teknelere Kuseyr'den ya da Mersa Gawasis; den binilmiş olacaktı).

Deyr el-Bahri resimleri en azından büyük bir Punt seferinin tekneyle gidiş gelişlerini doğruluyorsa da (Hatşepsut'un filosunun çevresindeki balıklar nehirden çok deniz türleridir), bazı seferlerin 4. Şelale'ye kadar Nil'den gidip, sonra Kurgus kalesi yakınlarında Puntlular;la ticaret yapışması ya da oradan kara yoluyla Punt;a (ya da Punt ile Nübye arasındaki bir bölgeye) gidilmiş olması da mümkündür.

Kızıldeniz yolculuğu varsayımına karşı Nil Nehri ile kara yolculuğu varsayımını ortaya atan, Amerikalı Mısırbilimci Louise Bradbury'dir. Bradbury, III. Thutmosis ve II. Amenhotep dönemlerinin Başhazinedarı Min'in 18. Hanedan mezarındaki resimlerde, Min'in Kızıldeniz'den çok nehir ulaşımına uygun düz sallarla gelmekte olan Puntlular;la yapılan bir ticaret seferinin başında olmasına işaret etmiştir.

Hammamat Vadisinin doğusundaki Yeni Krallık yazıtlarının yokluğunun, bu kara ve/veya Kızıldeniz yolunun sık kullanılmadığının kanıtı olacağım belirtmektedir. Oysa Kurgus'ta 18. Hanedan'dan kalma duvar resimlerinde, burasının Puntlar ve Mısırlılar için işlek bir ticaret yeri olduğu görülmektedir.

Punt bir ticari ortak olarak sağlam bir biçimde yerleştikten sonra bile bir tür uzak Shangri-La olarak görülmeye devam etmiştir. Orta Krallık döneminin "Gemisi Batan Denizci" hikâyesinde kahraman, kendisini Punt kralı olarak tanıtan ve mürrüsafi veren tılsımlı bir yılanla karşılaşır.

Ancak Yeni Krallık'ın (İÖ 1070 yılları) son bulmasından sonra Mısır kayıtlarında Punt;tan çok az söz edilir. Bölgeye ilişkin en son gönderme, bir 26. Hanedan (İÖ 600) kitabesinde bulunmaktadır. Burada bile ticaretten çok iklim ön planda tutulmakta ve Punt Ülkesi, aşırı yağışın Mısır'da Nil'in taşkınlarına neden olacağı dağlık bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

Punt'un tahmin edilen üç yerini gösteren harita. Güneydeki Somali artık pek muhtemel görünmemektedir. Ülkenin Eritre ile Sudan arasında bir yerde olduğu sanılmaktadır.

Hatşepsut'un tapınağındaki röliyeflerden bir sahnede direkler üzerindeki evler görülüyor. Balıklar, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nda bulunan balıklardır. Kraliçe Hatşepsut'un askerleri Punt'tan mür ağaçları getirmişlerdir ve bunlar, bulunan ağaç çukurlarına bakılırsa Deyr el-Bahri'de ekilmiştir.


 
Destekleyenler : Domain Ajansı | Domain Fabrikası | Sürekli NET
2013. GizliDosyalar.com | Gizli Dosyalar, Gizemli Olaylar Sitesi - Bağzı hakları saklıdır. Genel olarak Copy LEFT
Tema Creating Website Yayın Mas Template
Blogger